Web iki nokta sıfır…

04-08-2008

Daha Türkiye’de internetin “_ Orada bir köy var uzakta…” dercesine anlatıldığı zamandan beri web tasarımıyla uğraşan birisi olarak yazmaktayım bu yazıyı.
Eve ilk defa internet bağlantısı yapıldığında hatırlıyorum, bir web sitesinin adresini yazıp Enter tuşuna bastıktan sonra, sayfa doluncaya kadar bir öğlen yemeği yiyip geliyordum!
Neyse, bu yazımın konusu internetin genel gelişiminden çok web tasarımının izlediği rotayla ve bugün için yanaşmış olduğu limanla (web 2.0) ilgili .
Herşeyin ilkinde olduğu gibi, İnternetin ilk yıllarında da ortalık biraz karışıktı… Dünyanın her yerinden, herkesin ulaşabileceği bir ortama ne tür bilgileri ve ne şekilde koyabilirdik? İlk olmanın heyecanı ve Karışıklığın doğal gereği olarak “her şeyi, her şekilde…” koymaya başladık! Pekiyi tüm bunları kim izliyordu? Teorik olarak “herkes…” Pekiyi bu “herkes” kim biliyor muyduk? Hayır.

İlk başta verdiğimiz bilgileri birilerinin “ve teorik olarak herkesin” görebiliyor olması bize yetiyordu. Bizi izleyen insanlara istediğimiz düşünceyi, istediğimiz gibi “yani biraz egoistçe” verebilirdik.

Yaşı uygun olanlar hatırlar, bugüne kıyasla kağnı hızında olan ağ bağlantılarına karşın, web sayfalarına koymadığımız şey kalmazdı…
Sitenin her iki yanındaki yanar döner meşaleler, kanat çırpan kartallar, dalgalanan bayraklar ve daha neler neler! Tüm bunlar, “Burada ben ne istersem yaparım..” düşüncesinin yarattığı sonuçtu.

Hele bir de,1996 Aralık ayında Macromedia firması tüm bu egoları iyice besleyecek olan Flash yazılımını çıkartınca ortalık hepten karıştı! Artık Flash öğrenen herkes, web sitelerinde şapkadan tavşan çıkartabilirdi…

Tam bu dönemde egolar tavan yaptı. Web sitesi yaptıran hemen hemen her patron, sitesinin girişine bir “yanar döner Flash animasyonu!” istiyordu… “_Şirketin logosu, gündoğumu misali ufuktan ufacık görünsün, sonra iki, üç takla atıp büyüsün ve ekranı kaplasın!”.. Sattığınız ister ufak bir tencere, isterse son model bir araba olsun, bu mantık neredeyse standart halini almıştı.

İnsanoğlu tatmin olmaz… Bir yandan da, yaptığımız bu “muhteşem showların!?”, “Herkes” tarafından izlendiğinden emin olma ve bu “Herkesin” kim olduğunu bilme isteğimiz bizi sıkıştırıyordu. Tabii salt bilme isteğinden de öte, bu “Herkes’ hakkında daha detaylı bilgi sahibi olmak, internetteki varlığımızı nakite de çevirebilirdi ☺

Bu “Herkesin” kim olduğunu bilmemiz için,sadece bizim tek taraflı bilgi vermemiz yeterli değildi. “’Herkesin” de bize yanıt vermesi, geri iletimde bulunması gerekiyordu…

İşte bu geri iletimin başlaması web tasarımındaki ilk egolarımızın da sonu oldu… “_Siteniz çok yavaş açılmıyor!”, “Her girdiğimde yarım saat logo animasyonunuzu seyrediyorum!”, “_Aradığımı göremiyorum!”…

Bu geri iletimler sonucu, tasarımcılar çare arayışlarına girdiler, bir silkinip kendilerine gelme ihtiyacı hissettiler. Tasarımda minimalist yaklaşımlar, insanı rahatlatan renkler, rahat okunan yazılar, boş alanların doğru kullanımı ve çok daha “hafif” sayfalar ufak ufak öne çıkmaya başladı.

Tam bu aralar Steve Krugg isimli bir zat, web tasarımıyla ilgili bir kitap yazdı. Kitabın ana teması web tasarımında asıl amaç olan bilgiye erişimin dışına çıkacak kadar tasarıma dalmayı engellemekti. Ve kitabın ismi bu düşünceyi çok güzel özetliyordu… “Don’t Make Me Think!” Yani, “Beni Düşündürme!”

İşte bugün “Web 2.0” dediğimiz konseptin bana göre doğuş öyküsü budur. Nedir Web 2.0?
Göz yormayan sade tasarımlar,
Boş alanların dengeli ve doğru kullanımı,
Basit temele yakın, çarpıcı ya da pastel renkler
İnsanların görmesini istediğimiz şeylerin kocaman yazılması!
Açık ve net linkler, butonlar ve mesajlar
Ve,
Bol bol interaktivite, bol bol geri iletim….

Ancak dedim ya, insan egosunun sonu gelmez, bugünlerde bu interaktivite ve geri iletim işinin de suyu çıkmaya başladı ufak ufak, bakalım bundan sonraki liman neresi olacak?

web@aycangonenc.com